yüreğinizin şiir adresi !
...ben edebiyattan ibaretim...KAFKA

ADI UMUT

Yazılar » ADI UMUT

Zamanı ve insanı tanımlamaya dair… bir cümlede kayıtlı şifre lakin hangi cümle ve hangi kayıp şifre?

 

Gönül seyyahlığının tasviri belki de beyhude bir sevgi derlediğimiz ömrün güncesine serdiğimiz kadar serildiğimiz.

 

İkircikli iklimler, yine doğurgan acıların tecelli ettiği o yarımadada tutsak kaldığımız.

 

Kaybolduğum kör nokta.

 

Zamanın devrik bir günü bir de irkildiğim o devasa sancı.

 

Yüreğin makber bellediği sevgilinin güncesi aslında satırlarda izdihama sebebiyet veren sonra da ayıkla cümlelerin taşını hani olur da arkamıza serptiğimiz her pirinç tanesini gören kuştur kendini gönül ambarında addeden.

 

Sıcak bir Temmuz gününde sabaha yağmurla uyanmak ve korkmak sadece korkmak… neyden değil de neyin neye vesile olduğu.

 

Sayısız insan ve yüreğin tarhında arpacı kumrusu gibi tünemiş değişken mizaç her yürekten nemalanmak nasıl da uhrevi bir coşku sunuyormuş dercesine.

 

Mevsimlere sığınmak tabiri caizse insanların iklimsel mevzusuna tanık olup kendimizi sorgulamak.

 

Bir deyiş, peşi sıra sürüklendiğimiz.

 

Bir yakarış yine aşkın hacminde soyut bir resim kadar somut gerçeklerden nemalanıp da adımıza ve şanımıza yakışır şekilde yaşamak.

 

Dürtüler.

 

Duygular.

 

Düşünce balyaları.

 

İnsan izlekleri.

 

Ve biz: sadece biz: sadece ben, demeden çıkmak yola ve her halükarda sözü dönüp dolaştırıp kendine getirmek.

 

Tezahür eden sayısız iklim yine seyrine doyum olmayan lakin korkuların tutsağı olup kendimizi geri plana çektiğimiz.

 

İşe yaramayan pek çok şey: mesela bir duygu iken içimizde nakşeden ve bir insan iken sevmeye değer derken yorgun mizacın takıldığı o taş yüzünden sevgisizlikten nemalandığımız.

 

Gün de uzun ömür de.

 

Sevgi de sonsuz acı da.

 

Dilden dökülen neye yeter ki lakin yüreği teyellediğimiz illet bir alışkanlık konuşma güdüsü.

 

Israrla sevmek ve ısrarla bağlanmak derken nükseden o kısa süreli sessizlik aslında boşluğu kurguladığımız aslında içimizde yadsıdığımız belki de bizi yok sayanlara hürmet edip sessizliğe büründüğümüz.

 

Kelamın nicesi ve sevmelere dair.

 

Sevginin de güncesi kendimizi alıkoyamazken.

 

Ne çok insan ne çok yanılgı ne çok geri dönüşümü olmayan ve bomba etkisi yaratan duygu ve bizi tek geri çevirmeyen yine rahmetine ve varlığına vakıf sulu sepken yağan rahmeti kucaklayıp yine İlahi Aşka mazhar olmanın verdiği o şevk derken büründüğümüz huşu ve huzurun güncesi.

 

Yanılsamak mümkün hele ki söz konusu insan doğası ise.

 

Sevmek katmanlarla ölçülmeyecek bir farkındalık hele ki ulaştığımız o kapıyı ardına kadar açan İlahi Gücün de vesile olduğu bir mutluluk güzergâhına düşmek aslında aslımıza kavuşmak ve varlığımızın da ne denli ufak bir zerreden ibaret olduğuna bir kez daha vakıf olmak… gerçi Kaf Dağının esintisi ile üşümekten de geri koyamadığımız o kaçış ve illet bir duygu adına hicap denilen.

 

Ayın şavkı.

 

Yüreğin kozası.

 

Aşkın ikramı.

 

Ne çok vesvese ne çok yanılgı ne çok kayıp ve sevdiklerimiz ve vermeye doyamadığımız sevgimiz…

 

Bazen bir götürü eğer ki yanlış insana denk düştüysek.

 

Ama genelde bir coşku yine telaffuz ettiğimiz iklimin adı maneviyatla tümlenen duygu ve yürek işçiliğin de en büyük kazanımı ve verimi yine nüktedan bir dokunuşla bizler bir şekilde içimizdeki şerri öldürüp sadece güzelliği ve aşkı kutsayan o coşkuya eşsiz bir açılım getirmiş isek.

 

Günler gelip geçen mevsimlerin fıtratına uyum göstermek adına bizler yine gövde gösterisi yaptığımız bunca vecize ile nasıl da kırağı çalıyorsak yazın tam da ortasında ve aşkla hüznün kesiştiği o minvalde görmeden haiz olduğumuz güzelliklere ve bilinmeze gerçek manada sahip olmayı diliyorsak yürekten yeter ki; umudumuzu ve güven duygumuzu yitirmeyelim.

 

Değişken mizacın belki ayrımcı duyguların diline biat bizler yine esiyoruz gün ve gece sonramız meçhul olsa da insan tabiatına en uygun terennüm göğü selamlayıp hazır ol’a geçtiğimiz tüm manevi yüklemler bize bir bir sunuyorsa özlemi ve öznesi olmamız gereken duyguların da rıhtımında gelip geçici bir tanı dahi koyamazken ve adına insan denen rahlede bizler tüm duygu birikimlerini bir çırpıda yok sayıp, eriştiğimiz o boyutsuzlukta kuytulardan çaldığımız bir şarkıyı dinliyorsak hele ki inhisarında kıblenin bizlerden çaldığımız değil de bizleri bize katan ne çok ulvi gerçek ve farkındalık yeter ki adını doğru koyalım insanlığın ve sevginin.

 

Zaman tensiye etse de dünü biz rahmetle anıyoruz veballerini artık hangi gerçek dışı ikilem ise tek ayak tünediğimiz yine yüreğin ikbali.

 

Anaç bir yürek sesi, dokusunda hafızanın kayıtlı aslımıza sirayet etmek adına deştiklerimiz.

 

Kayıtsız ne çok doküman lakin istifleyip de unuttuğumuza dair bir inancımız olsa bile sunulan değil mi bizlerin söylemekten ve yakınmaktan geri durmadığı.

 

Günler bir de perdeli gerçekler torbaya girdi gireli daha bir suskunuz belki de imtina ediyoruz yine doğurgan acıdan nemalandıklarımıza toz konduramazken…

 

Tahliye ettik edeli mutluluğu ve o rugan çatı aslında ayağımızdan çıkarmaz iken yalın ayak peşine düştüğümüz kırmızı ve çılgın şaşalı dünlerimiz gerçi geçmişin fevri ve ikilem dolu yapısında hangi minvalde olduğumuz şüphe götürür, demekten bile aciz…

 

Kaynakçamızda ne çok hatırat yine gönül gözünde iri bir sivilce görüş alanımıza girenleri görmekten alıkoyan.

 

Yalanlar nifak soka dursun…

 

Bizler yaralarımızı deşip…

 

Sevip de hicap yüklü bir söylemle nakavt olduğumuz…

 

Ah, örtülerin altında saklı onca kehanet bir de pervasız düşlerimiz bazen sıdkımızın sıyrılıp kötümserlik iken peyzajında yüreğin en siyah kâbus.

 

Göreceli bir ihanet yine iddia edip kendimiz bile inanmazken sonramız meçhul hele ki o girizgâhta bizler yaftalanan masumiyeti bile yediremezken kendimize ne de olsa saf addedilen bir küçük çocuktan hallice bir yetişkin olmaktan haz ettiğimiz.

 

Tahakkuk eden duyguların ikbali söz konusu bir maharet ya da bir yanılgı ve peşi sıra noksanlıklarımızın bizler hala hibe ederken içimizdeki yalanları onca pejmürde yüklemi de bağrımıza basıp emir kiplerine doyamazken.

 

Hazin bir realite kanıksanan belki en ihya edilesi tantana.

 

Zabıt memuru uyuklarken her perde arası…

 

Yürek tortusunu süzemezken ölüm öncesi…

 

Deşifre edilen bir yalan yine bela ve duanın karşılaştığı o sapakta hangi namert isyanı affeder ki yüce Yaratıcı?

 

Bir kinayenin muhatabı; bir yüreğin dokusu; bir kanıt dışı ihtimalde kör nokta aslında bizler nokta atışı yaptığımıza kani lakin körebe kimliklerimizi de su yüzeyine çıkarmaktan geri durup hala şakıdığımız belki de karga gibi yalanlara bata çıka pislikten arınmaktan dahi aciz olduğumuz…

 

Bir sabahın yetisi.

 

Bir gönlün tahayyülü.

 

Bir iklimin nakşettiği o pervasız meyve bahçesi.

 

Ilıman bir iklim olsa da sevgi yine acıyı ve özlemi de bir şekilde en tepeye yerleştirip bizleri ölümüne suskun ve yalancı meyleden hangi bilinmeze konuşluyuz da saf tuttuğumuz tarafı göz ardı edip mütemadiyen yön değiştiriyoruz?

 

Sevginin en makbul açılım olduğu gerekçesini kim sunar ki meleklerin kanatlarında yolculuk yapmayı arzu eden o güzel yürekli mizacın da bir sunumu iken gönül yarası…

 

Hakkıyla yaşamak bu olsa gerek: biraz acı biraz yanılgı ve bol miktarda özlem belli ki desturu sevginin ve insanlığın…

 

Büklümlerin esiriyim yalnızlığın da ilahi sancısı: bir dünümle iştigaldi bu gün yarınsa akla zarar hangi verimli acımı sahipleneceğim kim bilir?

 

Bir tasvirin özetiyim yine geniş ölçekli bir güzergâhta ben nokta atışı yapmak adına karambola giden kırgınlıklarım.

 

Özrümde saklıyım bir de henüz söylemediklerimde; sonramla yükümlüyüm bir de öncemden arakladıklarımla bir şiiri daha budama telaşım.

 

Yanan yüreğin bağında salkım salkım özlem: zamanın kursağında lanet bir açılım: bir ölüme methiyeler dizdiğim bir de makberimi kurcalayıp hala doyamazken hayata gözlerimi yummak.

 

Safi acıdan çıkıp da yola.

 

Güneşi satan bir yıldızdan alacaklı olsam da.

 

Bir ay’a dokunma ihtiyacım bir de sevginin merhalesinde; sevgi kazan ben kepçe misali karıştırdığım o limitsiz ve fevri coşkum.

 

Bir külfet olsa da yaşamak… demeden… dedim bile… belki de geri dönme şansı yakalamak adına…

 

Destursuz bir girizgâh belki de yazgısı sonlanmamış.

 

Yalansız bir seyir sabahla buluşmamış şehir.

 

Konakladığımız kadar kovamadığımız ve sil baştan; hayata yeniden başlayalım cumhuriyeti.

 

İyi de neyin derdi ile iştigaliz ya da biz mi seçeceğiz sevdiklerimizi belki de rahvan bir duygu ile tepeden ineceğiz mutluluk şehrine.

 

Yaftalanmış yürekte katmer katmer açan gül; gülden kasıt bir isim; bir isimden çıkıp da yola yüreğime batan dikenlerim; bir yürekten çıkıp da yola varmayı beceremediğim o kayıp yaka; bir yakadan diğerine seken bir serçe kadar cılız ve eksik ve yetim bir söylem nezdinde sahiplendiklerimizle sahiplenilmeyi arz ettiğimiz gibi bir iddiamız ise asla yok iken…

 

Yokluğun tantanası; varlığın hicvi sanırım derdimiz tasamız bir öykünmede saklı mazeret.

 

Güncemizi serelim aslında eteğimizdeki taşlarla bir ana yol yapalım ve ıslık çaldığımız her manevrada evren bizi kutsasın.

 

Zorla değil ya… zor da olsa yaşayalım.

 

Zamanla… yol alıp yoldan çıkmadan aslında kimseyi yola getiremezken ve yüzleşelim kendimizle.

 

Bir mucize babında madem her hikâye ve her şiiri de yoldaş bilip bir de kayıp ve yorgun atlasına evrenin bir çatı kuralım; adı baht olan ve kazanımı o ulvi coşku neticesinde yeniden solumaksa aşkı ve hayatı…

 

Cüret ettiğimiz kadar insanız madem belki de tam tersi ve içimizdeki o usul kuşun kanadına bir dokunalım yavaşça eğer ki cıvıldamıyorsa bizden değildir, deyip de her şarkıyı yuva bilelim; her yuvayı mahrem ve mahremiyeti de elzem hele ki içimizin dokusunda kıpraşan umut sayesinde bizler yeniden kavuşacaksak o kayıp özgürlüğe: adı kadın; adı çocuk; adı aşk; kısaca adı umut…

 

 

 

(0)

Henüz yorum yapılmamıştır.