yüreğinizin şiir adresi !
...ben edebiyattan ibaretim...KAFKA

SAMAN SARISI /NAZIM HİKMET RAN

Şiirler » SAMAN SARISI /NAZIM HİKMET RAN
Bu şiir 2018-03-26 06:08 tarihinde günün şiiri seçilmiştir.

VERA NAZIM ile ilgili görsel sonucu

 

 

SAMAN SARISI

Seher vakti habersizce girdi gara ekspres 
kar içindeydi 
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım 
peronda benden başka da kimseler yoktu 
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri 
perdesi aralıktı 
genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada 
saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı 
üst ranzada uyuyanı göremedim 
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres 
bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini 
baktım arkasından 
üst ranzada ben uyuyorum 
Varşova'da Biristol Oteli'nde 
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu 
oysa karyolam tahtaydı dardı 
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada 
saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
ak boynu uzundu yuvarlaktı 
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu 
oysa karyolası tahtaydı dardı 
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına 
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu 
oysa karyolalar tahtaydı dardı 
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan 
asansör bozulmuş yine 
aynaların içinde iniyorum merdivenleri 
belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım 
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına 
üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir 
gül açıldı ağır ağır 
Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde 
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden 
şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan 
yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum 
yudum şehirlerimizin hasretini 
iki şey var ancak ölümle unutulur 
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü 
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık 
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm 
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına 
çıktılar önüme ansızın 
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı 
bir mangaydılar 
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri 
kolları kollarında gamalı haç işaretleri 
elleri ellerinde otomatikleri vardı 
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu 
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu 
hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu 
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler 
yürüdük 
korktukları hem de hayvanca korktukları belli 
gözlerinden belli diyemem 
başları yok ki gözleri olsun 
korktukları hem de hayvanca korktukları belli 
belli çizmelerinden 
korku belli mi olur çizmelerden 
oluyordu onlarınki 
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız 
bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara 
her sese her kımıltıya ateş ediyorlar 
hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler 
ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor 
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok 
ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez 
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek 
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli 
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce 
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi 
derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim 
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak 
bir fırancala gibi 
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına 
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri 
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca 
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri 
bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler 
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı 
girdim büyük salona genç bir kadınla 
saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu 
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi 
ve sen bundan dolayı 
bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin 
belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne 
uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada 
ak boynun uzundu yuvarlaktı 
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu 
ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı 
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz 
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında 
onu oraya sen koydun 
bir taş kuyunun dibindeki suydu 
bakıyorum eğilip 
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz 
sesleniyorum 
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları 
ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde 
gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın 
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin 
cıgaranın ucunda senin 
ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda 
ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi 
aklından geçenlerdeydi ayrılık 
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde 
ayrılık rahatlığındaydı senin 
senin güvenindeydi bana 
büyük korkundaydı ayrılık 
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın 
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin 
ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin 
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem 
tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı 
vakit hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize 
yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında 
vakit hızla akıyordu geriye doğru 
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu 
ardımızdan koşuyordu önümüze 
Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor 
bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını 
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor Katolik öğrencilerle 
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz 
vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın 
orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte 
ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara 
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur 
Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece 
yarısını çaldı 
Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi 
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber 
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın 
borazan iç rahatlığıyla öldü 
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını 
düşündüm 
vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur 
iskelesi gibi arkada kaldı 
seher vakti habersizce girdi gara ekspres 
yağmurlar içindeydi Prag 
bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı 
kapağını açtım 
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında 
saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu 
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna 
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres 
baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık 
yağmurlar içindeydi Prag 
sen yoksun 
uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada 
üst ranza bomboş 
sen yoksun 
yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı 
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı 
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse 
yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından 
sokaklar bomboş 
bütün pencerelerde perdeler inik 
tıramvaylar bomboş geçiyor 
biletçileri vatmanları bile yok 
kahveler bomboş 
lokantalar barlar da öyle 
vitrinler bomboş 
ne kumaş ne kristal ne et ne şarap 
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu 
ne bir karanfil 
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat 
artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprü- 
sü'nden martılara ekmek atıyor 
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp 
her lokmayı 
vakitleri yakalamak istiyorum 
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının 
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada 
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu 
saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı 
üst ranzada uyuyanı göremedim 
ben değilim bir uyuyan varsa orda 
belki de üst ranza boş 
Moskova'ydı üst ranzadaki belki 
duman basmış Leh toprağını 
irest'i de basmış 
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor 
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar 
Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım 
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah 
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim 
garson kız tanıdı beni 
iki piyesimi seyretmiş Moskova'da 
garda genç bir kadın beni karşıladı 
beli karınca belinden ince 
saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
tuttum elinden yürüdük 
yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata 
o yıl erken gelmişti bahar 
o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi 
Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık 
yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa 
ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin 
sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini 
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan 
ama yine de ansızın yitirdim seni 
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun 
bulvarlar karlı 
seninkiler yok ayak izleri arasında 
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım 
milisyonerlere sordum 
görmediniz mi 
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz 
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır 
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor 
görmedik 
İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç 
mavna 
gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları 
seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı 
yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu 
seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan 
görmedik 
girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara 
ve yalnız kadınlara soruyorum 
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar 
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife 
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık 
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan 
bana ne 
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz 
görmediniz mi 
saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman 
Prag'da aldı 
görmedik 
vakitlerle yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben 
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm 
kopuyor 
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor 
önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni 
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum 
Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin 
Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı 
konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri 
sancılar içindeydi ve dünya güzeldi 
lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin 
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara 
gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum 
görmedik 
çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi 
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan 
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda 
oralarda on dokuz yaşıma rastladım 
birbirimizi birden tanıdık 
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile 
ama yine de birbirimizi birden tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik 
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor 
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir 
ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı 
üşüyorum hele ellerim ayaklarım 
oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü 
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak 
ağzında ham bir elmanın tadı dünya 
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki 
gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış 
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden 
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum 
çünkü inandım onun bütün inandıklarına 
sevdim seveceği bütün kadınları 
yazdım yazacağı bütün şiirleri 
yattım yatacağı bütün hapislerde 
geçtim geçeceği bütün şehirlerden 
hastalandım bütün hastalıklarıyla 
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri 
bütün yitireceklerini yitirdim 
saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman 
görmedim 

On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a 
Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz 
evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp 
dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan 
haberim yok 
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel 
odamda 
Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından 
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen 
ırmağını rıhtımında yıldızların 
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının 
bacalarına karışmış 
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu 
saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut 
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le 
meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz 
Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor 
ben renkleri yemiş gibi yerim 
ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar 
bizim Abidin de öyle Avni de Levni de 
mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler 
ve şairleri ressamları çalgıcıları onların 
hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında 
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp 
öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakitleri tuvalinde Abidin'in 
Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi 
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde 
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere 
bulacağım 
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına 
Sen Mişel Köprüsü'nden 
ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah çiselerken aydınlık 
Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte 
ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne 
pabuç eskisine 
atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte suret 
eski yerinde kalacak. 
Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların 
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım 
parmaklarımın ağırlığı yok 
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına 
dönecekler başımın üstünde 
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok 
Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin 
ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan 
genç kadının 
Küba'dan döndüm bu sabah 
Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir 
çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya 
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin 
işin kolayına kaçmadan ama 
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil 
ne de ak örtüde elmaların 
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini 
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin 
1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin 
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının 
resmini yapabilir misin üstat 
yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin 
bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın 
bir duvarın üstünde bir el gördüm 
ferah bir türküydü duvar 
el okşuyordu duvarı 
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının 
on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır 
nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu 
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun 
yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan 
otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz 
kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu 
okşuyordu duvarı 
sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini 
Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem 
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve 
okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini 
kocaman bir el 
deniz kaplumbağası bir el 
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el 
artık bütün sevinçlere inanan bir el 
güneşli denizli kutsal bir el 
Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp 
yeşerip ballanan umutların eli 
1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler 
gibi ağaçlar diken ellerden biri 
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri 
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el 
yalansız hürriyetin eli 
Fidel'in sıktığı el 
ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü 
yazan el 
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir 
karpuzu kesiyorlarmış gibi 
ve gözleri parlıyor erkeklerinin 
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne 
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor 
mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin 
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının 
akşam oluyor Paris'te 
Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski 
yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü 
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum ve anlıyorum ki 
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri 
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor 
onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur. 
Paris'te bir kestane ağacı olacak 
Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası 
İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından 
hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı 
gidip elini öpmek isterdim 
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını 
dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip 
alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman 
sarısı, belâsı başımın.

                                                               NAZIM HİKMET RAN

REKLAMLAR

(0)

Henüz yorum yapılmamıştır.